Feminist Antagonizmaya Dair Kısa Bir Deneme

Öncelikle belirtilmesi gereken ilk husus, dezavantajlı yahut hak kaybına uğramış kişi veya grupların durumlarını en iyi ifade edebilecek olanlar yine kendileri olacağı için üçüncü taraflarca söz haklarının gasbedilmemesi gerektiğidir. Diğer bir deyişle, hak talebinde bulunacak olanlar, eksik bırakılmış yahut gasbedilmiş olan hakların detaylarına herkesten daha fazla vâkıf olduğu için bu hakların teminini kendileri sağlamalıdır. Bu yüzdendir ki bu mağduriyete dahil olmayanların bu durumlar hakkındaki yorum ve yargıları iyi niyetle yapılmış edim ve söylemler olmaktan daha cüretkâr tavırlar sergilememelidir. 

Konu kadın hakları, peki neden bir erkek konuşuyor? Özellikle de girişte yapılan söylemle çelişircesine. Buna verilebilecek en makul cevap şudur ki ilkin, bu haklı davada taraf belli etmek kaygısı taşımak, ikincil olarak ise bu mücadelenin zafere ulaşmasında ufak da olsa bir katkı sağlayabilmek gayesine sahip olmaktır. 

Asıl meseleye gelmeden önce, hâlen daha bu yazının bir kadın tarafından kaleme alınmamış olmasından rahatsızlık duyan okur için şunu belirtmek isterim ki bu yazıyı kaleme alma cüretini kendimde bulmama kaynaklık eden isim, Jhon Stuart Mill’dir. Siyaset felsefesi tarihinde yüce insan Platon’dan sonra doğrudan “kadın sorunu”na dair kaygıyla yaklaşan ilk erkek filozoftur, demek yanlış olmaz sanırım. 3 yaşında Grekçe öğrenen, 8 yaşında Platon okuyan Mill, kadın ve erkek eşitliğinin tesis edilmesi için liberal ve faydacı paradigmaları uzlaştırıp kadının bağımsızlığı için fikrî çalışmalar yapmıştır. Mill eğer konuşmamış olsaydı feminist hareket ilerlemesinden ve haklılığından bir şey kaybetmezdi fakat şüphesiz bazı eksiklikleri yahut gecikmeleri olurdu. 

Mill gibi büyük bir atılım gerçekleştirmek yahut kuvvetli bir teori üretmek gibi bir gayem yok. Yalnızca ehemmiyet verilmesi gerektiğini düşündüğüm bir konuyu kendimce tekrar gündeme getiriyorum. Peki nedir o konu? Antagonizma. Yani siyasalın özü.

Hâlen daha tartışmalı olarak kabul edilse dahi Carl Schmitt, siyasalın özünü en iyi kavramış ve ifade edebilmiş siyaset bilimcilerden biridir. Kısa bir şekilde Schmitt’in görüşlerini özetlemek gerekirse: Nasıl ki sanatın özü güzel ve çirkin, ahlakın özü iyi ve kötü, iktisatın özü kâr ve zararsa; tıpkı bunlar gibi siyasalında bir özü vardır ve bu dost/düşman ayrımıdır. Peki dost/düşman ayrımı derken neyi kastediyoruz? Elbette ki kişisel görüşler çerçevesinde nitelenen bir ayrım değil bu. Bir örnekle açıklamak gerekirse: Yüksek sesle müzik dinlediği için düşman kesildiğin komşun değildir, buradaki kasıt, eğer komşun farklı bir etnik kimliğe yahut dinî görüşe sahip olduğu için aranızda bir husumet oluyorsa işte bu siyasaldır, dost/düşman ayrımındadır. 

Çağdaş siyasal teoride ise bu kuram hem karşılık bulmuş hem de eleştirilmiştir. Chantal Mouffe gibi siyasalın özünü kavramaya yönelik çalışmalar sürdüren siyaset bilimciler, Schmitt’in kuramı üzerine gitmeyi tercih etmişlerdir. Nihayetinde Mouffe, siyasalın özündeki antagonizmayı agonistik bir siyasal düzleme çekmeyi önermiş, bugünün dünyasında mevcut pek çok sorunun çözümü için bu anlayışı öne sürmüştür. Peki agonistik ne anlama geliyor? Kabaca Schmitt’in dost/düşman ayrımını (antagonizma), tabiri caizse yumuşatarak bir biz/onlar (agonizma) ayrımına evriltmektir, diyebiliriz. 

Yeterince laf kalabalığı yaptıysak asıl konuya giriş yapıp yazıyı fazla uzatmadan sonlandıralım. Öncelikle belirtmek gerekir ki feminizm, siyasal bir hegemonyanın ürünüdür. Multidisipliner çalışmalar ve farklı pratik mücadelelerle birçok koldan çözümlenmeye çalışılan bir sorun olsa da “kadın”ın siyasala içkin sorunları çözümlenmedikçe diğerleri havada kalacaktır. Bu noktada ise mevcut hegemonyanın kadına yeter-gördüğü siyasal, yıkılıp yerine bir yenisi inşa edilmesi suretiyle bertaraf edilmelidir. Diğer türlü bir inşa etme sürecine girilmemesi, mevcut hegemonik düzeni onamak anlamına gelir. 

Toplumsal çatışmada en önemli yerlerden birine sahip “kadın hakları” konusu, bir tür biz/onlar ayrımı belirlenmedikçe ne sistematik bir ilerlemeyi sürdürülebilir kılabilecek ne de aksi yönde gelen tehditleri öngörebilme lüksüne sahip olacaktır. Peki nasıl olacak bu ayrım? İlk akla gelen ve makul sayılabilecek hâliyle, biz/onlar ilişkisinin temel düzeyde kadın/erkek olarak kurulduğunu söyleyebiliriz. Lakin şunu sormak gerekli, bu ifade durumu çözüme kavuşturmaya muktedir midir yahut doğruluğu kesin suretle sorgulanamaz mıdır? Bu soruya feminist teorinin radikal kanadının vereceği yanıt şüphesiz bellidir, haksızlar da demiyorum. Çoğu teori pratikte kazanç elde edebilmek adına radikalleşmelidir, en azından belli ölçütlerle. 

Kadın/erkek şeklinde yapılacak bir ayrım, kadın hakları konusunda erkek cephesinden gelebilecek destekleri es geçmek problemini de beraberinde getirecektir ya da kadın cephesinde oluşan gediklerin görmezden gelinmesi sorununu doğurabilecektir. Ayrıca bu tür bir ayrımın biz/onlar şeklinde olmaktan ziyade antagonizmayı körükleyecek nitelikte bir dost/düşman ayrımı olduğu da söylenebilir. Buna karşın bir ayrım yapmaksızın yekûn bir mücadeleye girmeye kalkmak, şüphesiz kaosa zemin hazırlayacak hatta belki de hareketin dinamikliğine ve haklılığına zarar verecektir. Bu yüzden yapılabilecek olanın en makulü, biz/onlar ayrımının belirlenmesi ve egemen iradeye hak talebinde bulunacak olanların harekete süreklilik kazandırması olacaktır. Burada bu ayrımı kesinleştirmek yahut kadınlara akıl vermek gibi bir gayem yok, yalnızca farklı bir bakış açısı getirebilmek yahut hâlihazırda düşünülenleri sağlamlaştırmaktır derdim. 

Ayrımın kadın haklarını savunanlar/savunmayanlar şeklinde düz bir mantıkla yapılacak olan türünün de çok sağlıklı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü mücadelenin savunusu için gerekçeler kişilere göre değişebilmektedir. Nitekim hareket yalnızca “kadın hakları” olarak değil, bugünün pek çok sorunuyla da ilişkili olan bir hareket olma niteliğine erişmiştir. Şöyle ki nasıl ilk dalgada feministler yalnızca oy hakkı gibi haklar için mücadele etmiş ve bunları elde edince hareketin dinamizmini kaybetmişse; yahut ikinci dalgada hareket içindeki beyaz-siyah, alt-üst sınıf gibi hizipleşmeler yine hareketi sekteye uğratmışsa; bugün benzeri şekillerde düşülebilecek tuzaklar yine bu haklı davanın zararına olacaktır. Ayrıca “kadın hakları” olarak bahsettiğimiz mefhum yalnızca kadınlar için değil, erkekler için de oldukça önemlidir; nihayetinde erkeğin sosyal hayat ve statüsünü de kadının konumunu ele almadan değerlendirmek sağlıksız olacaktır. Yani asıl mesele kadının hak ve özgürlüklerini elde etmesi olmaktan ziyade, toptan bir dönüşüm gerekliliğidir. 

Türkiye’de -hatta yer yer dünya genelinde- bir insan hakları problemi olduğu noktası da gözden kaçırılmamalı, bu yüzden kadın hakları; insan hakları özelinde temel birey hak ve özgürlüklerini içeren, pozitif ayrımcılığın getirebileceği denge bozukluklarına karşı temkinli olan bir hareket olduğu idrakinde olmalı. Bunun yanı sıra, kadının uzlaştırıcı bir kurum olarak yurttaşlık statüsüne sahipliği bile kimi zaman tartışmalı olurken kadına söylem ve edimlerinin radikalliği yahut denge bozuculuğu hakkında ikazda bulunmanın ne kadar abes olduğunun da bilincine varılmalı. Ekseriyetle yaşam hakkı mücadelesi veren kadınların, “kendilerine dikkat etmesi gerektiği” gibi primitif söylemlere bir son verilmeli, hiç kimsenin yaşayış ve kimliğinden dolayı hak kaybı veya gaspına uğramaması gerektiği yerleşik bir bilinç hâline getirilmelidir. Genel itibariyle antagonizmayı, agonistik bir düzleme taşımak adına feminizmin yapabileceği makul biz/onlar ayrımından birisi: Feminizmin ne kadın ve erkek üzerinden yasa yapacak hukuki bir kurum ne de kadınların yaşadıkları yüzünden rehabilite edilmelerini sağlayacak psikolojik bir kuram olduğunun farkında olarak (bu nitelemeyi bir metinde okumuştum fakat kaynağı gayretlerime rağmen bulamadım, atıfsız bırakmamak adına müellifine selam duruyorum), feminizmi salt siyasal zemine oturtup siyasal antagonizmayı çözmek için bir araç olarak yurttaşlık hedefine ilerletmek olabilir. Dolayısıyla cinsi yahut ideolojik farklılık gözetmeksizin, kadının yurttaş olmasını – yani hak sahibi olabilme hakkının olmasını- savunan kişi ve grupların oluşturduğu “biz”e karşı, bunu tesis etmesi gereken egemen irade ve buna karşı tutum sergileyen kişi ve grupların oluşturacağı bir “onlar” olacaktır. İndirgemeci yaklaşımlardan uzak kalınarak gerçekleştirilecek mücadeleler, başarıya ulaşma ihtimali en yüksek olanlar olacağı için müdafaanın meşruiyetini en geniş perspektiften ele almak gerekmektedir. Bu yüzden gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki biz yurttaşlığı savunuyoruz, yurttaşlarımızın -düz hesap- yarısını teşkil eden kadınları savunuyoruz. Kadınların söylem ve edimlerini sonuna kadar destekliyor, onlara bir şey öğretmeye kalkmıyoruz. Nitekim biz -maalesef- tuzu kuru olan tarafız…

Oğuz Can Acar

Editör: Elif Berra Kılıç

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.